Islak İmza Olmadan Tarihi Anlaşma: Hukuka Uygun mu?

Islak İmza Olmadan Tarihi Anlaşma: Hukuka Uygun mu?

 

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında internet üzerinden yapılan ve e-imza ile yürürlüğe giren yeni mutabakat zaptı, uluslararası hukuk dünyasında çok sıra dışı bir durum yaratmıştır. Anlaşma metninde "Hürmüz Boğazı'nın hemen gemi trafiğine açılması ve deniz ablukasının kaldırılması gibi çok ciddi askeri ve hukuki kararlar yer almaktadır. Küresel krizin büyümesini engellemek amacıyla 19 Haziran'da yapılması planlanan resmi ve fiziki imza töreni beklenmeden bu online adımın atılmış olması, süreci daha da dikkat çekici hale getirmiştir. BBC, Reuters ve The Guardian gibi dünyaca ünlü haber kaynaklarının paylaştığı bilgiler, bu anlaşmanın imzalanma biçimi ve hukuki açıdan neden bu kadar çok tartışıldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Uluslararası hukuka göre, devletlerin bir anlaşmayı geçerli sayması için imza törenleri düzenlemesine ya da süslü kağıtlar kullanmasına gerek yoktur; yani şekil serbestliği ilkesi geçerlidir. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin (VAHS) ikinci maddesine göre bir anlaşma, ister fiziki ister dijital olsun, devletler arasında yazılı olarak yapılan ve uluslararası hukuka tabi olan her türlü mutabakatı kapsar. Dolayısıyla devletler anlaştığı sürece, bir belgenin bilgisayar üzerinden e-imza ile imzalanması onu kendiliğinden geçersiz kılmaz. Küresel haber kaynakları da yaklaşık bir buçuk sayfalık bu kısa metnin tamamen dijital ortamda imzalandığını doğrulamaktadır. Ancak internet üzerinden imza atmak, anlaşmanın tam olarak hangi saniyede ve hangi ülkenin saatine göre yürürlüğe girdiğini bulmayı zorlaştırır. Bu yüzden bilgisayar ve sunucu kayıtlarının çok sıkı tutulması gerekir. Ayrıca, dijital imzalarda yaşanabilecek bir siber saldırı veya sahtekarlık riski, ileride ülkelerin VAHS'nin kırk sekizinci maddesindeki "Hata" veya kırk dokuzuncu maddesindeki "Hile" kurallarına sığınarak imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek anlaşmayı iptal etmek istemesine yol açabilir.

Anlaşmanın hukuk açısından en farklı yönü ise imzayı atan kişilerin devlet içindeki makamları ve uluslararası hukuktaki temsil yetkileridir. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin yedinci maddesine göre, bir devlet adına önceden izin ya da "Tam Yetki Belgesi" almadan doğrudan imza atabilecek kişiler çok sınırlıdır. Bu kişiler sadece Devlet Başkanları, Hükümet Başkanları ve Dışişleri Bakanlarıdır. Amerika tarafında Başkan Donald Trump’ın imza atması bu kurala tamamen uygundur ve devleti doğrudan bağlar. Başkan Yardımcısı JD Vance’in de birlikte imza atması ise Amerikan iç hukukundaki güç dengeleriyle ilgilidir. ABD hukukunda Kongre onayına sunulmayan ve sadece Başkanın yetkisiyle yapılan bu tür belgelere yürütme anlaşması denir. Trump ve Vance'in çift imza kullanması, hem Amerikan hükümetinin kendi içindeki kararlılığını dünyaya göstermek hem de gelecekte yönetim değişse bile bu dijital taahhüdün arkasında durulacağını garanti etmek için seçtiği diplomatik bir usuldür.

Fakat İran tarafında imzayı yürütmeden veya hükümetten birinin değil, meclisin başı olan Muhammed Bakır Kalibaf’ın atması uluslararası hukuka göre açık bir yetki aşımı (ultra vires) sorunudur. Çünkü Viyana Sözleşmesi’nin yedinci maddesinde sayılan yetkili kişiler arasında "Meclis Başkanları" yer almaz. Dolayısıyla Kalibaf’ın bu imzayı atabilmesi için elinde özel bir yetki belgesi olması gerekir. Üstelik bu durum İran iç hukukuna ve İran Anayasası’na da tamamen aykırıdır. İran Anayasası’nın yüz onuncu maddesine göre dış politikada savaş, barış ve stratejik adımlarda son sözü söyleme yetkisi sadece Dini Lider’e aittir. Ayrıca anayasanın yetmiş yedinci maddesi, ülkelerle yapılan tüm uluslararası anlaşmaların mutlaka meclis onayından geçmesini zorunlu kılar. Normalde anlaşmaları denetlemesi ve onaylaması gereken meclis başkanının, bizzat gidip icracı gibi imza atması hukuken bir "mutlak butlan" yani en baştan itibaren tamamen geçersizlik durumu yaratabilir.

Peki, İran iç hukukundaki bu usulsüzlük anlaşmayı uluslararası alanda geçersiz kılar mı? İşte bu noktada Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin kırk altıncı maddesi devreye girer. Bu kurala göre, bir devlet "bu anlaşma bizim iç kanunlarımıza ve anayasamıza aykırıydı" diyerek verdiği sözden kolayca kaçamaz. İç hukuk ihlalinin anlaşmayı geçersiz kılabilmesi için, bu ihlalin hem çok temel bir kurala aykırı olması hem de karşı taraf için nesnel olarak apaçık görünmesi gerekir. Amerika gibi büyük bir devletin bir meclis başkanının tek başına devleti bağlayamayacağını bilmesi gerekir, yani ihlal aslında açıktır. Ancak yabancı basına konuşan İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın anlaşmayı sonuna kadar desteklediğini açıklaması ve Dini Lider Hamaney’in de bu işe yeşil ışık yaktığının küresel medya tarafından doğrulanması hukuki dengeleri değiştirir. İran’ın en üst düzey liderleri bu dijital sürece onay verdiği için, uluslararası hukuktaki çelişkili davranma yasağı ilkesi devreye girer. Yani İran devlet mekanizması bu imzanın arkasında durduğunu dünyaya ilan ettiği için, işler değiştiğinde "Meclis başkanımızın yetkisi yoktu" diyerek anlaşmayı tek taraflı olarak iptal edemez.

Dijital imza meselesinde dikkat çeken bir diğer husus, kullanılan platformdur. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre imzalar, DocuSign adlı özel bir elektronik imza platformu aracılığıyla atılmıştır. Bu durum, yalnızca teknik bir tercih olarak görülmemeli; hukuki sonuçları bakımından da değerlendirilmelidir. DocuSign gibi üçüncü taraf platformlar, her imza işlemi için ayrıntılı bir denetim izi (audit trail) oluşturur: kimin, hangi IP adresinden, hangi saat diliminde ve hangi cihazla imzaladığı kayıt altına alınır. Bu kayıtlar, ileride doğacak olası uyuşmazlıklarda VAHS’nin kırk sekizinci ve kırk dokuzuncu maddelerindeki “hata” ve “hile” savunmalarına karşı güçlü bir ispat aracı işlevi görecektir. Öte yandan bu tercih beraberinde yeni hukuki sorular da getirmektedir: Devlet egemenliğine ilişkin son derece kritik bir belgenin, kendi denetimi dışındaki özel bir şirketin sunucularına emanet edilmesi kabul edilebilir midir? Söz konusu şirketin iflas etmesi, sunucularına el konulması ya da siber saldırıya uğraması halinde belgenin özgünlüğü nasıl ispat edilecektir? Uluslararası hukuk literatüründe henüz yeterince tartışılmayan bu sorular, dijital egemenlik ve belge güvenliği açısından önemli bir boşluğa işaret etmektedir.

Dijital imzanın hukuki “anı” meselesi de bu anlaşmada özellikle belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. Geleneksel fiziki törenler, tarafların aynı masada ve eş zamanlı olarak imzalamasını sağlar; dolayısıyla anlaşmanın yürürlüğe girdiği an tartışmaya kapalıdır. Ancak bu anlaşmada imzalar farklı coğrafyalarda, farklı saat dilimlerinde ve birbirini izleyen zaman aralıklarında atılmıştır. Basına yansıyan bilgiler incelendiğinde, imzaların 14 Haziran 2026 tarihinde gece yarısından hemen sonra tamamlandığı görülmekte; ancak bu gelişme kamuoyuna ancak 15 Haziran'da duyurulabilmiştir. Yani imzanın atıldığı an ile duyurulduğu an arasında bile bir gecikme yaşanmıştır. Bu durum, uluslararası hukukta daha önce bu denli belirgin biçimde karşılaşılmayan bir sorunu gün yüzüne çıkarmaktadır: Birden fazla imzacının farklı zamanlarda dijital imza attığı bir belgede, anlaşmanın hukuki olarak yürürlüğe girdiği “an” hangisidir? Bu sorunun yanıtı, hukuki sonuçlar bakımından büyük önem taşımaktadır.

Bu sorunun yanıtını belirleyen temel ölçüt, sözleşme metninin kendisidir. Uluslararası hukukta “son imzacı kuralı” olarak bilinen genel ilkeye göre, çok taraflı bir belgede yürürlük anı, son imzanın atıldığı andır; zira hukuki bağlayıcılık ancak tüm tarafların iradesini birleştirmesiyle doğar. Söz konusu mutabakat zaptında ise imzaların tamamlanma sırası ile tam zamanı henüz kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Bununla birlikte asıl belirleyici olan, metnin kendi içerdiği tarihtir. Eğer anlaşma metninde belirli bir tarih yazılı ise ve imzalar bu tarihten sonra tamamlanmış olsa dahi, tarafların ortak iradesi o tarihte anlaşmayı yürürlüğe koymak yönünde şekillendiğinden, anlaşmanın geçerlilik tarihi olarak metnin taşıdığı tarih esas alınacaktır. Nitekim iç hukukta da bu ilke geçerlidir: Bir sözleşmenin üzerinde yazılı tarih ile imzalanma tarihi farklı olsa dahi, tarafların o tarihte bağlanma iradesini açıkça ortaya koymuş olması halinde sözleşme tarihi esas alınır. Dolayısıyla bu anlaşma bakımından da belgenin metninde yer alan tarih, hukuki yürürlük tarihi olarak kabul edilecek; imzaların ardı ardına ve farklı anlarda tamamlanmış olması bu sonucu değiştirmeyecektir.

Dijital imzanın tercih edilmesinin ardında yatan neden de hukuki açıdan değerlendirilmeye değerdir. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, anlaşmanın dijital ortamda imzalanması planı, son dakika çıkabilecek pürüzleri önlemek ve anlaşmayı bir an önce güvence altına almak amacıyla son yirmi dört saat içinde hayata geçirilmiştir. Başlangıçta 19 Haziran’da İsviçre’de yüz yüze bir imza töreni planlanmış; ancak kriz ortamının yarattığı baskı altında dijital yöntem tercih edilmiştir. Bu durum, uluslararası hukuk pratiği açısından önemli bir emsal niteliği taşımaktadır: Diplomatik aciliyet, tarafları yeni ve henüz tam anlamıyla yerleşmemiş bir hukuki yönteme yöneltmiştir. Yöntemin kendisi hukuken geçerliyse de —ki yukarıda açıklandığı üzere VAHS’nin şekil serbestliği ilkesi çerçevesinde geçerlidir— bu tercihin bir zorunluluktan mı yoksa stratejik bir hesaptan mı kaynaklandığı sorusu, ilerleyen müzakerelerde taraflar arasında farklı yorumlara zemin hazırlayabilir.

Bu noktada, 19 Haziran’da İsviçre’de gerçekleştirilmesi planlanan resmi törenin hukuki işlevinin de ayrıca sorgulanması gerekmektedir. Eğer anlaşma 14 Haziran’da dijital imzalarla zaten yürürlüğe girmişse, 19 Haziran töreninin hukuki değeri ne olacaktır? Bu sorunun yanıtı, anlaşmanın geçerliliği bakımından değil; ancak uygulanması ve ispat kolaylığı bakımından anlam taşımaktadır. 19 Haziran töreni, hukuki açıdan “icazet” ya da “onay” niteliği taşımamakta; zira anlaşma zaten yürürlüktedir. Tören, diplomatik bir doğrulama ve kamuoyuna tescil işlevi görmekte; ayrıca VAHS’nin seksen birinci maddesi uyarınca anlaşmanın Birleşmiş Milletler Sekreteryası’na tescil edilmesi sürecini başlatmaya zemin hazırlamaktadır. Öte yandan törenin, Kalibaf’ın imzasına ilişkin yukarıda ele alınan yetki sorununun fiilen giderilmesi için İran tarafından stratejik biçimde kullanılabileceği de göz ardı edilmemelidir: Yetkili İranlı makamların törene katılması ve anlaşmayı açıkça onaylaması, hem VAHS m. 8 kapsamındaki sonradan onay mekanizması hem de çelişkili davranma yasağı ilkesi çerçevesinde yetki sorununu hukuken kapatacaktır.

Sonuç olarak, bu belgenin adı her ne kadar hafif ve hukuki bağlayıcılığı az olan bir "Mutabakat Zaptı" (MoU) olarak seçilmiş olsa da, Hürmüz Boğazı'nı açacak kadar büyük askeri ve ekonomik sonuçlar doğurması onu hukuken tam bir uluslararası anlaşma haline getirir. Çünkü uluslararası mahkemeler ve Viyana Sözleşmesi kuralları, belgenin üstünde yazan ada değil, içindeki maddelerin devletlere ne kadar ciddi hukuki ödevler yüklediğine bakar. Kriz anlarında işi hızlandırmak için internet üzerinden atılan bu imzalar, her iki ülkenin de iç hukuk kurallarını ve anayasal sınırlarını biraz zorlamış, hatta çiğnemiş gibi görünse de; devlet liderlerinin sürece rıza göstermesi ve arkasında durması sayesinde şu an fiilen sorunsuz işleyen ve krizi çözen çok güçlü, geçerli bir uluslararası hukuk belgesine dönüşmüştür.

 

Benzer Makaleler